ASKERLİK NEDİR?
- Süleyman REİS
- 24 Kas 2024
- 3 dakikada okunur

OKUL ANILARI
*
SÜLEYMAN REİS
Dört tekerli küçük bir jiple geliyor, askerin esas duruşta ve asker selamıyla açtığı kapıdan iniyor, elindeki büyükçe yassı siyah çantası ile öğretmenler odasının yolunu tutuyordu. Bir sandalye çekip oturduktan ve kısa bir sohbetten sonra doğrudan bakışlarını çevirdiği her hangi bir öğretmene “Sen askerlik yaptın mı?” diye soruyor, “Hayır yapmadım.” cevabı gelirse “Sen hiç bilmezsin.” diyor, bir diğerine askerlik yapıp yapmadığını soruyordu. “Askerlik yaptım.” cevabı gelirse bu sefer de “Kısa dönem mi, uzun dönem mi?” diye soruyor “Kısa dönem” diye cevap gelirse sen de bilmezsin diyordu. Uzun dönem askerlik yapan birine denk gelirse “O zaman sen söyle bakalım askerlik nedir?” diye soruyordu.
Tugay komutanlığınca liselerdeki askerlik derslerini doldurmak üzere Valilik onayı ile görevlendirilmiş muvazzaf subaylardan bir binbaşı idi. Orta boyun biraz üzerinde, yapılı, geniş omuzlu, kumral saçlı, kahverengi gözlü, ütülü şık tören elbisesi, kokartlı ve yıldızlı düzgün kasketi, siyah parlak ayakkabıları ile oldukça şık bir görüntü sergiliyordu.
Genç, genç olduğu kadar da dinamik bir kadromuz vardı. Kadronun genç olmasından ötürü olsa gerek binbaşı her seferinde “Sen askerlik nedir bilir misin? Sen bilmezsin. Sen hiç bilmezsin.” biçimindeki soruları sormayı ve konuşmayı sürdürüyordu. Bu diyalog pek değişmeden haftalarca böylece sürüp gitmişti.
Günlerden bir gün bu kez bir öğretmen “Binbaşım, askerlik nedir?” diye sordu. Biraz yüksek bir sesle binbaşı “Askerlik nedir, sen nasıl bilmezin.” diye çıkışmıştı ki öğretmen, “Gerçekten bilmiyorum ve cevabını sizden öğrenmek için doğruluğuna soruyorum.” demişti. Bu sefer binbaşı daha sakin ve mülâyim bir sesle, “Asakir..Şeyy..Dur bakayım..” diye mırıldanıyor, bir taraftan da siyah çantasını karıştırıyordu. “Asakiri Mansu..” Çantayı biraz boşaltmış, çıkardıklarını tekrar çantasına koyduktan sonra, “Şimdi bulamadım, haftaya getiririm” diye cevap vermişti.
Haftalar birbirini kovalamış, aradan epey bir zaman geçmiş, artık herkes binbaşıya epeyce alışmıştı. Binbaşı da daha sevecen, daha ahenkli olmaya gayret ediyor, sorularını artık kimseyi incitmemeye özen göstererek soruyordu. Adeta bizden biri olmuştu. Aramızdaki sevgi, saygı, hoşgörü had safhaya ulaşmıştı. Yazılı yoklamalar, not defterlerinin tanzimi, kanaat not cetvellerinin doldurulması ve onayları konularındaki yardımlaşma ve diyaloğumuz sürüp gidiyordu.
Okulların sona ermesine yakın bir hafta sonuydu. Dersler bitmiş, Bayrak töreni yapılacaktı. Öğrenciler bir taraftan yavaş yavaş toplanıyorlardı. Binbaşı bana, “Komutu ben vereyim, olur mu.” demişti. Ben de, “Hay hay, buyurun.” demiştim. Binbaşının rahat, hazır ol, dikkat komutlarını takiben İstiklâl Marşı söylenmeye başlanmıştı ki oldukça yaşlı birisi eğile kalka, dura yürüye sağ tarafımızdan geçiyordu.
Bu yaşlı amca, her gün öğleye yakın bir saatte komşu köyden gelir, camide öğle namazını kıldıktan sonra sokaklarda dolanır, yerde gördüğü kâğıt parçalarını eğilip alır, biraz baktıktan sonra ya cebine koyar ya da uygun bir yere atardı. Aynı hareketleri devam ettirerek derenin kenarına gider, biraz oturduktan sonra abdest tazeleyip yine eğile kalka, dura yürüye camiye varır, ikindi namazını kıldıktan sonra evinin yolunu tutardı.
İstiklâl Marşı söylenirken yanımızdan geçmekte olan kişi işte bu yaşlı amcaydı. Hizamızı on on beş metre geçmişti ki tören bitti. Rahat komutuyla birlikte Binbaşı “Bre adam İstiklâl Marşı söylenirken yürünmez, bilmiyor musun, yoksa sen askerlik de mi yapmadın?” diye bağırdı. Yere eğilmiş yaşlı adam istifini hiç bozmadan, omuzunun üzerinden bakarken, kendinden beklenmeyen dirayetli ve yüksek bir sesle “Kafkas Cephelerinde benim gözlerimi barut dumanları doldururken sen daha anandan doğmamıştın. Bana askerliği sen mi öğreteceksin.” diye karşılık verdi.
Dünya durmuş, nefesler tutulmuş, ortalık buz kesmişti. Herkes şaşkına dönmüş, ne olup bittiğini ve ne olacağını anlamaya çalışıyordu. Koca kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Binbaşı donmuş, adeta taş kesilmiş, rengi bembeyaz olmuştu. Göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Hemen ardından yüz rengi birden kırmızıya döndü. Ya bir şey söylemek istemiyor ya da söylenecek söz bulamıyordu. Bir tarafta binbaşı, öbür tarafta bütün gözlerin üzerine çevrildiği yaşlı amca donmuş resim gibi olduğu yerde çakılı duruyordu. Böyle sonsuza kadar durulamazdı. Bir şey yapmak gerekiyordu. “Paydos” diye bir ses yükseldi. Dünya yeniden dönmeye, öğrenciler kaynaşmaya başladı. Binbaşı ise kalabalığa karışmıştı ve jipine doğru gidiyordu.
Süleyman REİS
Trabzon, 21 Nisan 2020
コメント